kitaplar                                                        


GÜNEYDOĞUDAN ÖYKÜLER
Alfa Yayınları
ISBN : 975-297-493-7
1. Basım : Mayıs-2004
4. Basım : Kasım-2005
Kapak Tasarım : Utku LOMLU




DAHA ÖNCE ÜMİT YAYINCILIK TARAFINDAN 3 CİLT HALİNDE OKURA SUNULAN “GÜNEYDOĞUDAN ÖYKÜLER”, “ALFA YAYINCILIK” TARAFINDAN TEK KİTAP HALİNE GETİRİLDİ. YENİ ÖNSÖZ’ÜN DE YER ALDIĞI KİTAP, “OKUR ELEŞTİRİLERİ” VE “HAKKINDA YAZILANLAR” BÖLÜMLERİ EKLENEREK YAYINA HAZIRLANDI.



YENİ ÖNSÖZ


PKK terörüyle mücadelede görev alan askerlerin 1990’lı yılların başındaki döneme ait en büyük sıkıntısı, Türkiye’deki diğer bölgelerin yaşanan gerçeklerden habersiz olmalarıydı. Anneler, babalar, kardeşler, eşler, sevgililer, basın, diplomatlar, politikacılar, devletin hemen her kademesi ve henüz Güneydoğu’yu görmemiş askerler dahi, gırtlak-gırtlağa, kana-kan, dişe-diş bir mücadelenin sürdüğünden habersizdi. Basın -istisnalar dışında- olayları yüzeysel haberlerle duyurmayı tercih ederken, terör örgütü PKK’ya karşı mücadele görevi, sadece Türk askerine bırakılmıştı. Türk ve dünya kamuoyu o dönemde, -haklılığında en küçük bir tereddüdün dahi olmadığı daha sonraları anlaşılacak olan- mücadeleye ilişkin büyük tereddüt içindeydi.

Ancak, Türk Silahlı Kuvvetleri bu mücadelenin savaş alanındaki kısmından tek başına zaferle çıkarak tüm Türkiye’ye nefes aldırdı. Ve zamanla terör dalgasının tüm dünyayı sarması sonucunda; “terörle ulusal mücadelenin yetersiz kaldığı, küresel işbirliğinin zorunlu olduğu” ifade edilmeye başlandı. Bugün gelinen durumun aksine, o dönemde Türk askerinin PKK terörüne karşı savaşı neredeyse “haksız” bulunuyordu. Türk basının duayenlerinden yazar Hasan PULUR, “Güneydoğudan Öyküler” kitaplarına atıfta bulunduğu 31 Ocak 1999 tarihli köşe yazısını, yaşanılan durumu özetleyen şu acı sözlerle bitiriyordu: “Hiçbir devlet, ülkenin bölünmezliği için süren bir savaşın öyküsünü, milletine duyurmamakta bu kadar becerikli olamaz”

İşte bu şartlar altında, “yaşananların zorluğunun aksine, yaşananlardan habersizliğe” isyan eden ilk sözcükleri, 1991 yılının Temmuz ayında, Van/Çatak İlçesi’ndeki Kato Dağı’nın 2.820 metrelik Lisek Tepe zirvesinde, küçük bir mağarada tuttuğum günlükte kaleme almıştım. Aldığım bu notlar, terörle ulusal mücadelenin yapılması gereğinden yola çıkarak Türkiye’nin yaşananlardan habersiz bırakılmasına karşı yazılan Güneydoğudan Öyküler’in çıkış noktası olmuştur.

Güneydoğudan Öyküler’i, sınırlı yakın çevrem dışında herkesten habersiz yazdım. Terörle mücadelenin sürdüğü bir dönemde böyle bir yayının yaratacağı riski samimi bir şekilde ortaya koyan veya başka amaç ve yöntemlerle beni uyaran hiç kimseyi dinlemedim.

Bastırmak için dolaştığım ve reddedildiğim birkaç yayınevinde benzer bir çok gerekçe ile karşılaştım. Onlar, “Kürt sorunu konusunda tarafsızlığı tercih ediyorlardı”. Ayrıca “bu yazılanların edebi değeri yoktu”. Onlara göre “okur kesimi solcu”ydu ve “bu kitaplar sola hitap etmiyordu” veya “yazılanların ülkücülükle alakası yoktu”. Öte yandan “bunlar anı değil”di, “hele hele öykü hiç değil”di. Ve... “Aslında bir gün bu yazdıklarımdan utanacaktım.”

Asla utanmayacağıma inanarak, matbaa-matbaa dolaşıp, yakın çevremin desteği ile Güneydoğudan Öyküler’in ilk baskılarını yapmaya başladım. Yukarıdaki gerekçeleri ileri sürenler, yazılanlarda utanılacak bir şey olmadığını anlamış olmalılar ki (!); onlar da kitapları satmaya başladılar. Ancak bu kez de bazıları “Güneydoğudan Öyküler’in dönemin havası ve konunun gündemde olması nedeniyle okunduğunu” savundular. “Türkiye’nin coğrafyası değişmediği sürece bu havanın asla dağılmayacağı ve gündemin de asla değişmeyeceği” gerçeğini anlatmaya çalıştım. Kısa sürede yanıldıklarını da anlamış olmalılar ki (!); kitapların birkaç ay içinde art arda baskı yapması karşısında, “çok satan” listelerinin “hassas bir şekilde düzenlenmesi tedbirinin” alınmaya başlandığı ortaya çıktı. Ve hatta alelacele yapılan “korsan baskı”larının bile -içindeki yazılanlar okununca- “bizim oraları yanlış anlatıyor” gerekçesi ile durdurulduğu anlaşıldı.

Bir başka “ilginç” gelişme de “Güneydoğudan Öyküler II” kitabına kaynak oluşturan öykülerin Cumhuriyet Gazetesi’nin talebi üzerine bu gazetede yayınlanması sırasında meydana geldi. Gazetede, bilgim ve onayım olmadan, konusu itibarıyla yeteri kadar hassas olan öykülerin içerik ve anlamlarını tamamıyla değiştiren, gerçekleri saptıran bazı “düzeltme”ler yapıldı. Tüm uyarılara rağmen, nedeni bir türlü “anlaşılamayan” bu “düzeltme”lerin sürmesi üzerine, öykülerin yayınını durdurmak zorunda kaldım. (Elinizdeki kitapta bulunan öyküler, “düzeltme”siz olarak yayımlanmaktadır)

“Güneydoğu’dan Öyküler”in ve tüm Türkiye’nin yürüttüğü mücadelenin ön planda kalması amacıyla –birkaç istisna dışında- röportaj tekliflerini kabul etmedim. Zaten tek yazılı röportaj, tek bir sözcüğüme dahi yer verilmeden, “İstanbul’daki haber merkezi tarafından kendi bakış açılarına uygun hale getirilerek” yayınlandı. Katıldığım iki TV programından biri, yönetimden gelen baskılar nedeniyle program sahibi tarafından tamamen kaldırıldı, diğerinin ise yayınından son anda vazgeçildi.
Ancak tüm bunlar, elinizdeki "Güneydoğudan Öyküler" isimli eserin, birkaç büyük gazeteci büyüğümün desteği sayesinde ve "okurdan okura iletişim" yoluyla yeni baskılarını yapmayı sürdüren bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmeye yetmedi.

İlk baskıların ardından, “Ümit Yayıncılık” tarafından “Güneydoğudan Öyküler”e verilen büyük desteğin şimdi “Alfa Yayınları” ile devam etmesi ile bu kitapların okunacak olmasının, "yaşananlara gözlerini kapatmayanlar" tarafından, diğerlerine verilmiş en anlamlı yanıt olduğuna inanıyorum.
Türkiye'nin hemen her köşesinden aldığım okur eleştirileriyle, bu kitapların, İstanbul-Ankara-İzmir üçgeni dışına çıkarak, Anadolu’da elden ele gezdiğini görmek ve yaşananların unutulmaya yüz tuttuğu günümüzde, hala okunduğuna şahit olabilmek, "tüm olup-bitenlere rağmen" bana büyük umut ve güç veriyor.

“Güneydoğudan Öyküler”, Türkiye'nin en büyük sorununun bir yönünü bizzat yaşamış yüz binlerce insanın, yüz binlerce anılarından sadece küçük bir bölümünü içermektedir. Büyük çoğunluğu hala devlet memuru statüsünde; gaziler, şehit aileleri, doktorlar, hemşireler, hakimler, pilotlar, bekleyenler, hiç gidemeyenler, hâlâ orada olanlar ve dönenlerin anılarından oluşan öykülerde, anı sahiplerinin isteği üzerine, olaylarda geçen kişilerin kimlikleri ve olayların geçtiği yerler belirtilmemiştir. Anılar, sıkıntılı anların yaşandığı söyleşilerin ardından, olayların asıllarına sadık kalarak, anı sahiplerinin onayı ile öyküleştirilmiştir. Bitmiş gibi görünse de, hâlâ devam eden bir mücadelenin ortasında, o mücadeleyi sürdüren insanları anlatmanın riski ve zorluğu, hem kitap yazılırken hem de okurlara ulaşınca sürmüş ve hala da sürmektedir.

Aslında “Güneydoğudan Öyküler”, -hiç kaleme alınmamış olsalar dahi- Türkiye topraklarına kanla yazılmış gerçeklerdir ve sadece bu nedenle bile bu ülkenin kuşaktan kuşağa aktarılacak “sözlü” tarihinde yerlerini çoktan almışlardır.

Ve aslında “Güneydoğudan Öyküler”, bir edebi kaygıyla yazılmamıştır. Çünkü dökülen kanlara şahit olanlar, yaşananların ifade edilmesi için edebiyat dahil her türlü sanat dalının yetersiz kaldığına bilirler.
Ve aslında “Güneydoğudan Öyküler”in -bazılarının inanmak istediklerinin aksine- solculukla-sağcılıkla ya da herhangi bir ideoloji ile uzaktan-yakından bir ilgisi yoktur. Çünkü yaşananlara şahit olanlar, dökülen kanların “sağ-sol” gibi basit yön kavramlarıyla asla sınıflandırılamayacağını çok acı bir şekilde öğrenmiştir.

Ve aslında bu yazılanlar, “birer anı”dan çok “sürekli ağlayan bir yaradan akan kanlara ait, hafızalardan asla silinemeyecek derecede ruhla bütünleşmiş hatıralar”ın basit sözcüklerle ifadesidir.

Ve aslında “Güneydoğudan Öyküler”, her kutsal kavramın kişiselleştirildiği ve içinin boşaltıldığı bir dönemde, -mümkün olduğunca buna izin vermemek adına- okuruyla sadece kitapları aracılığı ile iletişim kurmayı tercih eden, sıradan bir Türk insanının yaşadıkları, şahit oldukları ve daha çok dinledikleridir.
Ve aslında, dökülen onca kanın ardından konuşmanın, yazmanın, çizmenin bir anlamı da yoktur. Ancak beni “Güneydoğudan Öyküler”i kaleme almaya zorlayan çok basit nedenler bulunmaktadır: Birinci ve en önemlisi, gelecekte bu yaşananlara kimsenin inanmayacağı endişesidir... Bir diğeri ise, terör örgütü ile mücadelenin haklılığıdır.

Anlaşılmaz bir acz içinde bulunan kamuoyu yaratıcılarının, kendi temelsiz “gerçekleri” ise, bana ilham kaynağı olmayı sürdürüyor. Onlar sayesinde kaleme alınan bu kitaplar, aslında yine onların “temelsiz gerçekleri” sayesinde doğacak, “Güneydoğudan Öyküler” kahramanlarının mümkün olduğunca bir araya geleceği, öykü kısalığından kurtularak iç dünyalarının daha da netleşeceği bir romanın çekirdeğini oluşturuyor.

Terörle mücadeleyi kullanarak Türkiye’nin zaman kaybına neden olanların karşısındaki tek gücün, yine, Türk halkının o inanılmaz sabrı olduğuna inanıyorum. Tarihin ancak onu yazanlar tarafından yaratıldığı; adaletin de sadece güçlü olanın yanında olduğu hatırlandıkça; Türkiye’nin tam bağımsızlığına kastedenlere hak ettiği cevabı er-geç vereceğine eminim.

Daha önce Güneydoğudan Öyküler 1, 2 ve 3 (Geride Kalanlar) isimleri ile Türk okuruna ayrı ayrı sunulan kitapların bir araya getirildiği bu yeni baskı aracılığı ile; “Güneydoğudan Öyküler”e devam etmem için sürekli beni cesaretlendiren; yokluğuna alışamadığım, en zor anlarımın enerji, umut, heyecan ve mutluluk kaynağı Hocam "Kemal'in Askeri" ve "Kemal'in Öğretmeni" Şehit Dr.Necip HABLEMİTOĞLU'nu özlemle anıyorum.

Mart-2004