|
GÜNEYDOĞUDAN
ÖYKÜLER 3-GERİDE KALANLAR
Ümit Yayıncılık
ISBN : 975-8572-09-1
1. Basım : Eylül 2001
Kapak Tasarım : Özlem Ölçer
ÖNSÖZ
Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki, sinesinde yetiştirerek
başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz
cevheri, çok iyi incelemekdikkatinden,
bir an vaz geçmesin!
Mustafa Kemal Atatürk / NUTUK
Geride Kalanlar; bakmak, görmek, duymak istemediklerimizin sadece
küçük bir bölümüdür. Geride kaldığını hissedenlerin anılarından
derlenen bu kitabı, Güneydoğu’dan arta kalanlar oluşturmuştur.
Gaziler, şehit aileleri, doktorlar, hemşireler, pilotlar, bekleyenler,
hiç gidemeyenler, hâlâ orada olanlar ve dönenlerin anılarından oluşan
“Geride Kalanlar”, Güneydoğudan Öyküler dizisinin son kitabıdır.
Ancak, yazar Güneydoğu’da yaşananların unutulmaya yüz tuttuğunu
hissettiği an yazmaya devam etmek için ant içmiştir.
Bazı “çok büyük” ama “vicdanını şeytana satmış”, “yüreği çürümüş”
“konu mankenleri”nin de dediği gibi; bu üç Güneydoğudan Öyküler
kitabında, yazarın kaleminden -ne yazık ki- kan damlamaktadır. Zaten
yazarın da tek amacı, kendisinin de bizzat şahit olduğu bu kanları, o
“Büyük” yazarlara göstermek gibi basit bir gerekçeye dayanmaktadır. O
kanların asıl sorumluları ise, gerçek katilleri aklamak için,
ellerinde ibriklerle “Hazır ol”da bekleyenlerdir.
Bu gibi kişilerin, otuz bin insanın canına kıyılırken, on binlerce
vücudu ve yüreği yaralı insan geride bırakılırken, “Tarafsızlık”
maskesi ardında gizlenmeye çalıştıkları artık ortaya çıkmıştır. Bu
“tarafsızlar” için kullanılacak birçok sıfat vardır. Tarafsızlığın
terörizme taraf olmak anlamına geldiğini bilip umursamayanlar ise, bu
sıfatlardan en ağırlarına layıktır. Aslında, sözlerinin veya
yazdıklarının bir terör örgütüne neler kazandırdığının bilincinde olan
bu gibiler, bugün gelinen tirajı-komik noktada “masum talepler” gibi
görünen “hak edilmemiş talepler” için, kendilerine “Değer miydi?”
sorusunu sormaktan neden korkmaktadırlar?
Asıl sorun, bu derece hayret edilecek sabra, bu kadar kültür
zenginliğine sahip bu topraklardan; bu derece gözü dönmüş, ayakları
hâlâ yere basmayan ve içinde bulunduğu coğrafyadan habersiz aydın
kalabalığının çıkmasıdır.
Eski soğuk savaş döneminin ucube kural ve öğretileriyle bugünü
değerlendirmeye çalışanların hezeyanları yüzünden Türk toplumunun acı
çektiğini göremeyenler, en az bu durumun sorumlusu “entelektüeller”
kadar kör, ya da bilinçli veya bilinçsiz “hizmetli”dirler.
Alt kimlik-üst kimlik analizinden yoksun, midelerinden bağlı oldukları
ülkelerin borazanlığını yapmakla övünen, Devlet Güvenlik Mahkemesi
önlerinde gevrek gevrek sırıtarak bekleşmeyi “aydın duruşu” sayan
“Aydınlar Güruhu”nu, tarih hak ettiği yere oturtacaktır.
Soyut bir kavram olan "devlet”e küfretmenin, o devletin içinde
yuvalanmış kifayetsiz, beceriksiz, haris menfaatçilerin tek tek
üzerine gitmekten daha kolay olduğu için tercih edildiği apaçık
ortadadır. Sahte “mertlik”le prim toplamaya çalışan bu zavallıların
“cesaretleri” ancak soyut kavramlarla mücadele edebilecek kadardır.
Osmanlı’nın son dönemlerinde olduğu gibi, kendine Türk demekten
utanıp, büyük bir “zeka ürünü” olan Türkiyeli kelimesini kullanmayı
tercih eden; bu ülkede “Türkler ve Kürtler gibi sadece iki etnik grup
bulunduğu” söylemini kullanmaktan bıkmayan bu ülkenin “aydını” ile
halkı arasında, hiçbir ülkede olmadığı kadar derin bir uçurum
bulunmaktadır.
Arabesk dinlemeyi, kırmızısı eksik sarı-yeşilli “restoran”larda
lahmacun ve çiğ köfte yemeyi, -sanki ülkenin diğer bölgeleri çok iyi
durumdaymış gibi- doğu insanının içler acısı durumunu anlatan kitaplar
yazıp, filmler çevirmeyi entelektüellik sayan ve bunun rantını yemek
için birbiriyle yarışanlar, Güneydoğu kültürünün tüm Türkiye’yi istila
etmesine neden olmuştur.
Asıl merak konusu ise, Türkiye’yi sadece Güneydoğu Anadolu bölgesinden
ibaretmiş gibi göstermeye çalışanların, o “hayranı oldukları”
insanlara neden sadece kapıcı dairelerini layık görüp, aşağılamaya
çalıştıklarıdır.
“Hak verilmez, alınır”... Taşeron terör örgütü PKK, tüm ülkeyi kan
gölüne çevirirken her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış ve bu hakkı
alamamıştır. Bu kadar beceriksizce verilen bu zavallı “mücadele” hak
ettiği sonu bulmuştur. Böyle bir rezalete imza atmış olanlar ve
onların destekçilerinin, hak talep etmeye devam edebilecek küstahlığa
sahip olmaları, bu gibilerin hâlâ akıllanmadığını göstermektedir.
Birilerine özerklik ya da herhangi bir fazladan hak verilmesi söz
konusu olsa bile, bunu en çok kimin hak ettiği; üzerinde PKK gibi
kanlı bir örgütün lekesi bulunanların hak taleplerinin “pişkinlikten”
öteye bir anlam ifade etmediği, aslında herkes tarafından gayet iyi
bilinmektedir. Ancak, bazıları PKK gibi iyi organize olmuş bir katliam
örgütüne destek verirken, Türkiye’deki kültür zenginliğinin korunması
idealine nasıl büyük bir sekte vurulduğu gerçeğini de bir türlü
görememektedir.
Tüm bu yaşananların en büyük sorumlusu arandığında ise karşımıza hep
aynı kitle çıkmaktadır: Ne yazık ki, bu ülke insanlarına asla layık
olamayan; oy avcılığı yaparak kişisel menfaatleri için sahip olduğu
her varlığı isteyen herkese satabilecek derecede düşkün, yoktan
varolan bir ülkeyi bu kadar kısa sürede bu hale getirebilecek kadar
yeteneksiz, hiçbir sözlükte karşılığı bulunamayacak kadar pişkin ve
yüzsüz, kendi insanlarının kanı ve canı üzerinde her türlü oyunu
oynayabilecek kadar açgözlü, istisnalar dışında, aynı tornadan çıkmış
gibi benzer özelliklere sahip bu gruplar, kendileri dışında hiçbir
alternatife izin verdirtmeyen bir sistemi utanmadan
sürdürebilmektedirler.
Türkiye’nin zaman kaybına neden olanların karşısındaki tek güç, yine,
Türk halkının o inanılmaz sabrıdır. Tarihin ancak onu yazanlar
tarafından yaratıldığı; adaletin de sadece güçlü olanın yanında olduğu
hatırlandıkça; Türkiye, hak edene hak ettiği cevabı er geç verecektir.
Hakan EVRENSEL
ANKARA-2001
SÜRVEYAN HEKİM
"Doktordan satılık araba" diye ilan verirler, çok doğru aslında. Ne o
arabayı kullanacak vakit bulursunuz, ne de düzenli bir hayatınız olur.
Hele bir de cerrahsanız, o uyku denen tatlı şeyle bir türlü
buluşamazsınız. Ben de Güneydoğu’da görev yaparken hem uykudan, hem de
arabamdan mahrum kaldım. Zaten kullanmaya vakit bulsak bile, sokaklar
öyle rahat rahat gezilebilecek güvenlikte değildi o zamanlar. Gece
gündüz hastanedeydik, oturmaya bile vakit bulamazdık. Hem gidecek yer
olmadığından, hem yatan yaralıları uzun süre bırakmak
istemediğimizden, hem de her an yeni yaralıların gelebileceğini
bildiğimizden. Ama bazen, canımız çeker, "Gidip lokantada bir şeyler
atıştıralım" derdik. O bile kursağımızda kalırdı. Daha yolda,
üzerimizden bir helikopterin hızla geçtiğini görür, dayanamaz, hemen U
dönüşü ile acil servise kendimizi zor atardık... Ya da yemeğin tam
ortasında, en lezzetli yerinde telsiz anonsu ile lokmalar boğazımızda
düğümlenirken koşuşturmaya başlardık. Kaybedeceğimiz her bir saniyenin
bile ne kadar değerli olduğunu bilir, böyle zamanlarda yerimizde
duramazdık. Mesleğimin en heyecanlı, en hareketli yıllarını ben orada
yaşadım.
Bir ramazan akşamıydı. İftara hazırlanıyorduk. Sofra başında
dakikaları sayarken o malum haber geldi. Ortopedist olarak ben vardım
masada. Bir plastik cerrah arkadaşım, bir genel cerrah, bir kalp-damar
cerrahı ve bir de psikiyatrist. Yine ağzımızda lokmalar hastanenin
yolunu tuttuk.
Bir yaralının ne şekilde geleceğini bilemezsiniz. Eğer yüzü dağılmışsa
plastik cerrah, kemiklerde bir sorun varsa ben, damarlarda ya da
kalpte hasar varsa kalp-damar cerrahı arkadaşım ve karın boşluğu yara
almışsa da genel cerrahın bulunması zorunluydu. Eğer yarayı başından
almışsa, maalesef hastaneye ulaştığında yapılacak bir şey kalmamış
oluyordu. Psikiyatrist arkadaşım ise bilinci açık olanları
sakinleştirmek için, ya da "Belki ben de bir şeyler yapabilirim"
düşüncesiyle gruptan ayrılmazdı. Bu ekiple ilk anda her şeye müdahale
edebiliyorduk.
Hastaneye geldik ve beklemeye başladık. Bir yandan ağzımıza bir şeyler
tıkıştırmaya devam ediyorduk. Bir süre sonra "Daha yaralı alınamadı.
Beklemeye devam edin" haberi geldi. Çatışmanın sürdüğünü ve yaralının
teröristlerle askerler arasında kaldığını, bu nedenle henüz
ulaşılamadığını bildirdiler. Böyle durumlarda, sizi en çok etkileyen,
çok basit bir tedavi ile kurtarılabilecekken, bir insanın orada,
oracıkta kan kaybından, ya da daha basit bir nedenden hayatını
kaybetmesidir. Çaresizlikten kahrolur insan... Ne yapacağını
şaşırır... Ortalıkta dolaşır durursunuz. Gece saat 10’a doğru bir
telefon daha geldi. Komuta merkezinden arayan binbaşıyı tanıyordum:
"Yaralıyı kurtarmak için Özel Kuvvetler bir operasyon düzenleyecek.
Doktor olarak sizin gelmenizi istiyoruz. Ama durum biraz riskli,
çatışma devam ediyor. Yani bunu teklif ediyoruz ama kararı size
bırakıyoruz" dedi. Tereddüt ettiğimi dahi hatırlamıyorum: "Hemen
gönder sen aracı. Plastik cerrahla birlikte iki kişiyiz" dedim.
Karşımdaki ses: "Çok sağolun çocuklar!.. Yaralının durumu kötüleşiyor"
dedi. İyi hatırlıyorum, helikopterlerin gece görüş dürbünleri yeni
gelmişti o yıl. Yani ilk gece operasyonlarından birisiydi bu. Koşarak
odamıza gittik. Hazırlıklarımızı yaptık. Diğer cerrah arkadaşım
silahlara meraklıydı. "Ben tabancamı da alayım mı?" diye sordu. İlk
anda aklıma gelmemişti. Doğrudan çatışmanın ortasına gidiyorduk.
"Tabancayla biz ne yapacağız kardeşim?" dedim. "Ancak kendimize
yeter."
– Ben de o yüzden istiyorum. Heriflerin eline düşmemek için sıkarız
birer tane kafaya.
On dakika sonra bizi ciple aldılar. Kalkışa hazır olan Skorsky
helikopterin içine girip oturduğumuzda işin ciddiyetini anlamaya
başlamıştım. Arkadaşımın ilk tepkisi ise, özel harekât personelinin
ellerindeki son model M-16 tüfekleri bana gösterip; "Silahımdan
utanıyorum" olmuştu. Gergindik. Ama gülümsüyorduk. Başlarında kara
bereler, gece görüş dürbünleri ellerinde, silahları ile bir savaş
filminin karesinden çıkıp gelmiş gibiydiler. Onların hayatları buydu.
Helikopter havalandığında "Abi, hoşgeldiniz... Helal olsun size" diye
tek tek tebrik ettiler. Bir süre sonra her ikimize de birer kulaklık
verdiler. Konuşan pilottu:
– Hoş geldiniz. Yaklaşınca arkadaşlar size haber verecekler. Ben tamam
dediğim anda aşağı ineceksiniz. Geri dönüş için tam bir dakikanız var.
Hiç kimse için bir daha geri dönemem. Bunu ekipteki herkes bilir. Siz
de aklınızdan çıkarmayın. Allah yardımcınız olsun.
Plastik cerrahla göz göze geldik. Her şey gerçekti. Pencereden
aşağıdaki köylerin ışıklarını ve önümdeki yüzleri maskeyle kapatılmış
insanları seyrederken "Demek böyle oluyormuş" dedim kendi kendime. Bir
saatten fazla bir uçuştan sonra, pilot iniş bölgesine yaklaştığımızı
haber vermişti. Kulağımızdaki kulaklıktan pilotun yerdekilerle yaptığı
konuşmaları dinleyebiliyorduk. Belki de pilotumuz bunu özel olarak
sağlamıştı. "Doktor getiriyoruz!" denildiğinde aşağıdakilerin
çığlıklarını duymamızı özellikle istemişti. O an dünya üzerinde
bulunmak istediğim tek yerin, o helikopterin içi olduğunu anlamıştım.
Helikopter alçaldıkça silah sesleri daha da yaklaşıyordu. Maskeli tim
personeli yavaşça kapılara yanaştılar. Elleriyle bir yerleri işaret
ediyorlar ve sürekli pilotla konuşuyorlardı. Hızla kapıyı açtıklarında
içeri keskin bir soğuk dolmuştu. Açık kapıdan hâlâ çok yüksekte
olduğumuzu görmüştüm. İkisi yarı bellerine kadar dışarı sarkmışlardı.
İçlerinden biri, eliyle bekleyin işareti yapıyordu. Alçaldık...
Alçaldık... Ve birden iki kişi kendini aşağı bırakıverdi. Askerlerden
biri işaretle bizi kapının yanına çağırdı ve "Şimdi!.." diye bağırınca
biz de kendimizi boşluğa bırakıverdik. Aşağıya bakmaya bile fırsat
bulamamıştım. Nereye, ne kadar mesafeden düşeceğimi bilmiyordum.
Dizlerime kadar karın içine saplandığımda, bizden önce atlayanların
önümüzde sürünerek ilerdeki bir karaltıya doğru ilerlediğini gördüm.
Arkama döndüm. O dev cüsseli helikopterin kardan bir karış yukarıda,
havada asılı bir halde durduğunu fark ettim. Kuyruk tarafına
baktığımda ise gözlerim fal taşı gibi açılmıştı... O manzara
karşısında "Biz bu çocuğu kurtarmak zorundayız" dedim kendi kendime.
Biz de karlar içinde sürünen iki kişiyi takip etmeye başladık. Bir
dakikayı aştık mı bilemiyorum ama yaralıyı ve onu kurtarmak için
geldiği sırada vurulan iki askeri daha, gecenin o karanlığında ve o
karın içinde, helikopterin yanına kadar getirmeyi başarmıştık.
Biner binmez, kapıları kapatamadan hızla havalandık. Yanımdaki cerrah
arkadaşıma dönüp: "Bir manzara gördüm ki, bizim bu çocuğu hastaneye
kadar yaşatmamız farz oldu. Şimdi sorma, varınca anlatırım" dedim. İlk
yaralının durumu ciddiydi. Boynundan, çenesinin altından vurulmuştu.
Gırtlak kısmı paramparçaydı. Bir türlü tansiyonunu alamıyorduk. Sadece
ölüm anını anlayabileceğimiz, o, gözbebeklerinin büyümesi
gerçekleşmemişti. Bir de çok cılız bir şekilde kalp atışı devam
ediyordu, o kadar. O soğukta yaralının metabolizması yavaşlamıştı.
Fiziksel ölüm gerçekleşmemişti. Küçücük bir ampul ışığı altında
havaalanına, oradan da ambulansla hastaneye kadar, dizlerimizin
üzerinde o çocuğu yaşatmak için savaş verdik. Tim personelinin
bacakları arasında, o daracık yerde, arkadaşımla, değişe değişe kalp
masajı yaptık, boğazından tüp atmaya çalıştık, nefes verdik, nabız
dinledik.
Farzı yerine getirmeyi başardık, ama o askeri ancak on iki gün
yaşatabildik. Plastik cerrahı arkadaşım, "Neydi bana söyleyeceğin?"
diye sorup da, anlattıklarımı dinleyince yüzü bembeyaz kesilmişti. O
gece helikopterimizin kuyruğu dahil tüm arka kısmı, bir uçurum
boşluğunun üzerindeydi. Atladığımız yerden birkaç metre gerisi derin
bir yardı. Bunu görmüştüm. Ama daha sonra, can ciğer arkadaş olduğum
özel kuvvetler personelinin anlattıklarını duyunca da, benim yüzüm
bembeyaz olmuştu: O gece biz sürünürken, teröristlerle aramızdaki
mesafe elli metre kadarmış. Ve telsizlerden öğrendiklerine göre, bizi
silahlı Kobra helikopteri sandıkları için başlarını çıkartmamışlar.
Bir Skorsky’nin gecenin bir yarısı oraya kadar gelebileceğine hiç
ihtimal vermemişler. "Anlasalardı ne olurdu?" diye sorduğumda; "Boşver
be abi, hadi yemeğimizi yiyelim" dediler.
O gece yemekte, acıyı, hüznü, kahkahayı, umudu, anılarımızı paylaştık
o çocuklarla. Allah’tan yaralı gelmedi de, gece yarısına kadar süren
sohbetimiz bozulmadı. Ama bir başka gece, yine bir başka sohbetin tam
ortasında bir haber geldi. Sanıyorum gece yarısı, saat bir civarıydı.
Karargâhtan telefonla aradılar. "Yaralı var, hazırlıklarınızı yapın.
Araçlar yolda" dediler. Telefonun ahizesini koyup diğer doktorlara
döndüğümde, hepsini ayakta bana bakarken buldum. Hiçbir şey söylememe
gerek kalmamıştı. Yüzümdeki ifadeyi görür görmez, bir anda dinlenme
odası boşalıvermiş, birkaç dakika içinde hastanede koşuşturmaca
başlamıştı. Ellerimi yıkayıp acil servisin önünde beklemeye
başlamıştım. Yarım saat sonra, ambulans hastanenin ana kapısından
içeri girdi. Önünde ve arkasında ikişer Land Rover cip vardı.
İçinden iki yaralı çıktı. Arkadaşları, araçlarına roket isabet
ettiğini söyledi. Durumları çok ağır değildi. Zaten kan kaybı, ilk
müdahale ile büyük ölçüde durdurulmuştu. Bilinçleri de açıktı. Hemen
muayeneye başladım. Her ikisinin de yüzü ve vücudunun diğer bölgeleri
kesiklerle doluydu. Atılan roketin, aracın içinde dolaştığını
söylediler. Birinin iki bacağında da derin yaralar ve kırıklar vardı.
Sol bacaktaki yara daha büyük ve açıktı. Kırık vardı. Elimle kontrol
ettiğimde sağ bacağın da rahatlıkla katlandığını gördüm. Diz kapağının
hemen üstündeki yarayı elimle yokladığımda içerde büyükçe bir metalin
bulunduğunu fark etmiştim. "Her iki bacağa da film çektirin" dedim.
Filmleri beklerken, sonu ölümle bitme ihtimali olan bir vaka ile karşı
karşıya olmadığımız için seviniyorduk. Rahatlamıştık.
Filmler geldiğinde hep birlikte ışıklı panonun önüne yığıldık. Sahiden
de sağ bacağın yan tarafında büyük bir şey duruyordu. Ampul dibi gibi,
yumru bir metal parçaydı bu. Herkes birbirine baktı. "Bu ne ya?" dedi
içimizden birisi. Vücuda saplanıp kalmış büyüklü küçüklü onca parça
görmüştüm. Ama bu biraz farklıydı. Ve bacağın içinde ters duruyordu.
Nasıl çıkarta-bileceğimizi tartışmaya başlamıştık. "İlk önce ne
olduğunu bir anlayalım" dedim. Hastanenin idare amirini aradım. "Bir
yaralımız var. Görmen lazım. Bakar mısın?" dedim. Birkaç dakika içinde
acil servise girdiğinde biz hâlâ o parça üzerinde konuşuyorduk. "Bu ne
böyle?" diye sorup, panoyu gösterdim. Filmi eline aldı, yüzüne
yaklaştırdı, uzaklaştırdı. O da şaşırmıştı. Ağzından çıkacak
kelimeleri bekliyorduk. Sonra bize dönüp "Vallahi hiçbir fikrim yok"
dedi. "Ama, bir fünye parçası falan olabilir."
Anlamamıştık. Ters bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Yaralıyı
getiren konvoyun komutanından ve yaralılardan olayın ayrıntılarını
öğrenmeye karar verdim. Pusuya düşmüşlerdi. Teröristler yolu
kazmışlar, zırhlı araçla yolda giderlerken, yavaşlamak zorunda
kalmışlardı. Kum yığınının arkasına saklanan adamlardan biri elindeki
roketi beş metre mesafeden zırhlı aracın camından içeri göndermişti.
Konvoy komutanının sözleriyle her şey netleşiyordu aslında:
– Hocam, roket çalışmamış. Eğer patlasaydı, ordan kimse sağ çıkmazdı.
– İyi de aslanım. Bu yaralar?
– Kısa mesafeden atıldığı için, vurmanın verdiği etkiyle camı
paramparça etmiş. Ben gördüm aracı. İçerde de bir sürü çelik parçayı
kaldırmış.
– Yani şimdi bu ne aslanım, sen bana onu söyle...
Konvoy komutanı üsteğmen de filme uzun uzun baktı ve yine net bir
yanıt veremedi: "Valla hocam, bir şey söyleyemem. Bir sürveyan
bulsanız." Üsteğmen, çevremdekilerden birinin "O ne ki?" sorusunu
yanıtlarken, ben orduevinin yolunu tutmuştum. Karargâhla yapılan
telefon görüşmeleri sonunda, gecenin saat ikisine doğru sürveyan
astsubayın yattığı odayı bulduk. Patlamamış mühimmatların imha
edilmesinden sorumlu olan patlayıcı uzmanı astsubayı uyandırmak hiç de
kolay olmadı. Nerdeyse kapısını kıracaktık. Onun dışında, kattaki
herkes uyanmıştı. Zavallı adam kapıyı açtığında uykulu gözlerle bana
bakıyordu. Kendimi tanıttım. "Sizi tanıyorum komutanım. Hayırdır bu
saatte?" dedi. Yardımına ihtiyacımız olduğunu söyledim. Işığı açtı,
beni içeri aldı. Yatağına oturduk birlikte. Elimdeki filmi lambaya
doğru tutup sordum:
– Bu ne kardeşim?
– Komutanım bu ne ki?
– Kardeşim ben sana soruyorum...
– Komutanım, bir saniye yüzümü yıkayıp geliyorum.
Endişeliydim. Tahmin ediyor ama gerçeği duymak istemiyordum. Durup
durup elimdeki filme bakıyordum. Tekrar tekrar o parçayı inceliyor,
kemiğe ne kadar mesafede olduğuna bakıyor, girişi nereden yaparsam
rahatlıkla çıkarabileceğimi düşünüyordum. Yüzünü kurulamadan yanıma
geldi, filmi tekrar eline aldı. Tavana doğru tuttu. Parçanın sağına
soluna baktı. Filmi ters çevirdi, yine baktı.
– Komutanım, bu nasıl olmuş?
– Zırhlıya roket atmışlar.
– Yakından mı ?
– Beş metreden dediler. Nerden anladın?
– Komutanım, bu vatandaş sağ mı?
– Durumunda pek bir şey yok. Sol ayak daha kötü ama ben bu parçayı
anlamadım. Düzeltecez işte.
– Komutanım bu vatandaş nerde şimdi?
– Acilde...
– Komutanım sıkı durun. Bu Rus yapımı RPG-7 roketinin fünyesi.
– Eee?..
– E’si komutanım, bu fünye patlamamış.
– Nasıl olur bu ya?
– Bu alet belirli bir mesafeden önce infilak etmez. Bir süre uçması
lazım havada... Ne yapmayı düşünüyorsun komutanım?
– Bilmiyorum... Sence ne zaman patlayabilir?
– Artık roketin içinde değil. Uçmaya falan da ihtiyacı yok. Yani canı
ne zaman isterse. Belki patlamıştır bile...
Sürekli gülümseyen bir yüzü vardı. Filme bakarken öyle rahatça
söylemişti ki bu sözleri.. Korktuğum çıkmıştı. Acil servisteki
yaralının bacağında patlamamış bir fünye vardı. "Hadi canım kardeşim,
sen de gel benimle" dedim. Giyinirken hiç konuşmadık. Olayı kavradığı
anda uykusu açılıvermişti. Aslında neşe küpü bir adam olduğunu
anlamıştım. Sürekli gülümseyen bir imha uzmanıyla, hastaneye doğru
âdeta koşuyorduk. Ben yaralımı, ameliyatı düşünüyordum. Bir de o ana
kadar patlamamış olmasını umut ediyordum. O ise, başına gelmiş buna
benzer olayları anlatıyordu. Hasta ziyaretinde ölümden bahseden
münasebetsiz ziyaretçiler gibiydi:
– Komutanım valla, adamda da ne şans varmış ya... Aslında bırakacaksın
orda, hatıra kalsın diye... Hani siz öyle yapıyorsunuz ya...
Bu esprinin hoşuma gitmediğini anlamış olacak ki, konuyu değiştirmeye
çalıştı; ama nafile:
– Oluyor işte bizim meslekte komutanım... Bir keresinde, Trakya’daydım
ben o zaman. Gündüzden atış yapılmış. Bizi çağırdılar. Dediler ki,
patlamayan bir mermi var. O gün başka yerdeydik. Gidemedik. Ama birlik
komutanı tüm tedbirleri aldırmış. Merminin yanına bir flama dikmiş,
başına da nöbetçi koymuş. Bir de krokisini yapmış. İşte efendim,
ağacın kaç metre kuzeyinde, burnu nereye bakıyor falan, görüyorsun
öyle krokide. Keşke herkes böyle yapsa, değil mi komutanım...
Duyuyordum ama dinleyemiyordum. Aklım tamamen fünyeli bacaktaydı.
– Neyse komutanım?... Sonra, biz ertesi gün gittik oraya. Elimizde
kroki. Bir baktım; merminin yeri değişmiş. Dedim ki; komutanım, bunu
oynatmışlar. Mermi de havan mermisi ha... Aman bir kıyamet koptu.
Sabaha kadarki tüm nöbetçileri dizdik yan yana. Tek tek soruyoruz.
İçlerinden biri çıktı sonunda. Ne dese beğenirsin komutanım.
"Komutanım, boşuna dert ediyonuz. O mermi patlamaz" dedi. Beyefendi ne
yapmış biliyor musun komutanım? Flama rüzgârdan yıkılmış gecenin bir
yarısı, etrafta o karanlıkta taş bulamayınca da, flamayı patlamamış
havan mermisi ile çakmış toprağa. Bir de üstüne üstlük "Ben böyle
yaptım bir şey olmadı, korkmayın o mermi patlamaz" diyor.
Kahkahayla gülüyordu. Bende pek gülecek hal yoktu. "Ama komutanım ben
havan mermisini patlatınca, o askerin yüzünü görmenizi isterdim"
sözlerinin ardından konumuza döndüm:
– Bak kardeşim, ben şimdi eğer çıkartmak istersem?.. Neler patlatır
bunu?
– Her şey komutanım... Ameliyatta kullanacağınız tüm elektrikli
aletler. Pensler... Makaslar... Her şey... Komutanım, dedim ya,
patlamamış bir fünye bu. Aslına bakarsanız, bacağını oynattığında bile
olabilir. Ama hiçbir şey de olmayabilir. Ama benden size bir tavsiye.
Biz genellikle, hep infilak edecekmiş gibi bakarız bu gibi durumlarda.
Yani siz de öyle düşünseniz iyi olur.
Bu rahatlığı sinirimi bozuyordu. Kendimi soğukkanlı biri olarak
bilirdim. Çevremde de öyle tanınırdım. Ama böyle bir olayla ilk kez
karşılaşıyordum. Acil servisten içeri girdiğimizde tüm meraklı gözler
üzerimizdeydi. Doktorlardan biri "Neymiş abi?" diye sordu. Filmi
tekrar ışıklı panoya astım. "Fünyeymiş" dedim. Sürveyan, diğer
doktorlara ve hemşirelere durumu anlatırken, ben filmi bilmem kaçıncı
kez inceliyordum. İşin içinden nasıl çıkacağımı düşünüyordum.
Her kafadan bir ses çıkıyordu. Biri "Abi Ankara’ya gönderelim" dedi.
İki yıl içinde yüzlerce ameliyat yapmıştım. İster istemez, harp
cerrahisi dendiğinde akla gelen birkaç isimden biri olmuştum. Kalkıp
da bu vakayı "Ben çıkartamadım, sen çıkart!" diye hocama
gönderemezdim. Bu, insanlığa da, hekimlik kurallarına da sığmazdı...
Kaldı ki, böyle bir hastayı hiçbir uçak almazdı. Ya da, bacağında
patlamaya hazır fünye taşıyan bir yaralıyı ambulansla, o kadar uzak
bir yoldan Ankara’ya göndermek mümkün değildi. Yıllarca tıp eğitimi
almıştım. Böyle bir olayı ne kitaplarda okumuş, ne de duymuştum. Acil
servisin ortasında, kendi aramızda bunları konuşuyorduk.
– Amerika’da olsa, adam bunu üstünden böyle ampüte eder, hiç kendini
de riske etmez. Ampüte eder, iş biter.
Bunu söyler söylemez, doktor arkadaşlardan biri beni destekledi.
– Biz de ampüte edelim abi. Yani eğer şey olursa, astsubay arkadaş
sonucun pek iyi olmayacağını söylüyor, biliyorsun.
Bu sözler üzerine, bir süredir bizi dinleyen yaralının, inlemelerinin
arasında uzandığı yerden bize seslendiğini duyduk.
– Komutanım, n’olur bacağımı kesmeyin.
Her şeyi biliyordu. Bacağında patlamamış bir fünye taşıdığını o da
öğrenmişti. Bu sözler durumumuzu daha da zorlaştırıyordu. Korkmuyordum
ama tedirgindim. Hepimizin hayatı tehlikeye girebilirdi. Hatta o anda
bile risk altındaydık. Yanımızdaki subaylardan biri yavaşça yaralının
başucuna gitti. Kulağına eğildi. Saçlarını okşadı. Bir şeyler söyledi.
Geri döndüğünde röntgen filmine bakıyor, hâlâ düşünüyorduk. Yaralı
çocuğun sesiyle irkildim.
– Tamam komutanım, siz ne yaparsanız yapın...
– Ne söyledin sen ona?
– Ameliyatı senin yapacağını söyledim. Seni tanıyormuş...
Yaralının yanına gittim. Gözlerini gözlerime dikti:
– Ben sizi çok duydum komutanım. Tamam. Siz ne yaparsanız yapın! Kesin
gitsin!..
– Bak koçum; sen de bunu kalkıp Sarayburnu’nda dolaşırken almadın
yani. Kaderimiz burda birleşti işte, ne yapalım yani?
– Kaderimiz beraber, burda mı komutanım? O zaman siz nasıl isterseniz,
öyle olsun.
Canla başla çalışıyordum. Yaptığımız ameliyatların, kurtardığımız
hayatların haberlerinin hızla yayıldığını biliyordum. Bölgede
tanındığımı, sevildiğimi biliyor, bundan gurur da duyuyordum. Ama
sahip olduğum bu ünün beni bu derece sorumluluk altına sokabileceğini
hiç tahmin etmemiştim. Bilmem hangi birlikten geliyor ve beni
tanıyordu. Bana güveniyordu. Bacağını kessem de buna razı olacaktı. Ne
yapabilirdim ki artık?
Aslında riskimiz o sırada tahmin ettiğimizden çok daha büyüktü. O
serseri fünye, çıkartırken infilak edebilirdi. Hiç de ağır
sayılamayacak bir yaralımı kaybedebilirdim. Bacağın üzerine eğilmiş
çalışırken, fünyeye en yakın olan ben de anında, oracıkta parça parça
olabilirdim. Hemşireler, teknisyenler ölebilirdi... Ameliyathane elden
çıkabilirdi. Ve arkamdan "İşgüzara bak. Ne gereği vardı? Kesseydi
kurtarsaydı!" denirdi. Bunları biliyordum, ama düşünmek istemiyordum.
Sonunda o çocuğun omuzlarıma yüklediği sorumluluk ve o havayla
ameliyata girmeye karar verdim.
Az sonra hava aydınlanacaktı. Patlamamış ve patlamaya hazır bir
fünyeyi, saplandığı bacaktan çıkaracaktım. Aslında sol bacak daha
fazla hasar görmüştü. Ama o hiç umurumda bile değildi. "Nasıl olsa
hallederim..." diyordum. Önce ameliyata girecek personeli belirledik.
Sürveyan astsubaya da eldiven verdik, önlük giydirdik. Bir teknisyen,
bir hemşire, ben ve sürveyan astsubayımız; tıp tarihinde belki de hiç
yaşanmamış, ya da çok ender karşılaşılmış bir olayın tanıkları, hatta
kahramanları olacaktık. Sakindim, ama hepimiz olayın ciddiyetinin
farkındaydık. Hastayı operasyona hazırladık, uyuttuk ve bacağın
karşısına geçtim. Röntgen filmlerini tekrar tekrar inceledim.
Sinirleri zedelediğim anda ameliyatın hiçbir anlamı olmayacağını da
biliyordum. Nereye kadar bıçak kullanabileceğimi iyice hesapladım.
Sonrasını ellerimle halledecektim.
Sanıyorum ömrümüzden birkaç yıl gitmiştir o ameliyatta. Hele ben
fünyeye yaklaştıkça yanımdaki teknisyenin "Hocam tamam, yavaş!..",
"Hocam yeter!..", "Bak orda işte!..", "Hadi çıkar artık şunu hocam!.."
diye titreyen sesini hiç unutamam. Başımı kaldırıp dik dik baktıkça;
"Tamam hocam ben bir şey demedim. Siz devam edin" diyordu. Sürveyan
astsubayımız ise biraz geride, hayatında ilk kez açılmış bir bacak
gördüğü için, pek iyi durumda değildi. Ara sıra bakışlarını tavana
dikiyor, yüzünü ekşitiyordu. O, fünyeden çok kaslar, damarlar ve
kemiklerle ilgileniyordu: "Ya komutanım, bu kemikler bu kadar beyaz mı
olur?", "Amanin, o damar mı? Komutanım kanıyor baksanıza!...",
"Komutanım, sizin işiniz de amma zormuş valla..."
Hayatı patlamamış bombaları, mermileri, mühimmatları patlatmakla geçen
ve sürekli gülümseyen bir astsubay, bana "Sizin işiniz de amma
zormuş!" diyordu. Ona cevap verecek durumda değildim. Elimdeki metal
parçaları bıraktığım anda nefesler tutulmuştu. Sağ elimle kas
dokusunun arasından yavaş yavaş fünyeye ulaştım. Parmaklarımla ittire
ittire, iyice açılmış yaranın ağzına getirdim. Hemşirenin ve
teknisyenin gözleri büyümüştü. Son bir parmak darbesi ile fünye açığa
çıkıvermişti. Sürveyan astsubaya seslendim:
– Gel bakalım, al şu bebeği...
– Doğurttunuz mu komutanım?
– Hıı, doğurttuk. Gel de al şunu artık.
Zavallı sürveyan karşıma geçti. Gözü fünyeden çok kas ve
kemiklerdeydi.
– Ya ben bu kanlı şeyi nasıl alacam komutanım? Siz şey etseniz...
– Şunu alır mısın şuradan?..
– Sportmen çocukmuş değil mi komutanım? Kaslara bak...
Sağ elini uzattı, hiçbir yere dokunmamaya çalışarak fünyeyi iki
parmağının ucu ile tuttu, çekti. Ama çıkaramadı.
– Komutanım, daha çıkmıyor bu... Yapmayın komutanım, ben kötü
oluyorum, böyle etlerin kemiklerin arasında...
– Tamam yavaş ol, sen çekmeye devam et. Ben ittiriyorum alttan.
İkinci denemede başarmıştık. Astsubayın gözleri fünye elindeyken bile,
hâlâ açık bacaktaydı:
– Komutanım, nasıl dikeceksiniz şimdi bunu?
– Allah’ını seversen, götürür müsün şu lanet şeyi buradan?
– Tamam, tamam gidiyoruz... Komutanım aslında bir fotoğrafını
çektirseydik...
Dediği gibi de yaptık. Beş dakika kadar kendimize gelmemiz için iyi
bir fırsat oldu. Sonra imha ettiler. Ertesi gün sürveyan astsubayı
teşekkür etmek için aradım. Fünyenin patlayıp patlamadığını
sorduğumda, yine aynı şekilde cevap vermişti:
– Keşke siz de gelseydiniz komutanım. Valla yüzünüzü görmek isterdim,
infilak ettiğinde...
– İstemez koçum, kalsın.
– Komutanım size bir şey söyleyim mi, size artık bir sıfat daha
eklemeleri lazım.
– Neymiş o?
– Sürveyan Hekim demeleri lazım size...
Ertesi sabah koğuşuna gittiğimde, bacağından patlamamış fünye
çıkarttığım yaralım mışıl mışıl uyuyordu. Dosyasını incelerken gözleri
aralandı. "Büyük tehlikeler atlattık koçum" dedim. "Sağ olun
komutanım..." dedi. Bitkindi... Başını tavana dikti:.. Sonra kendini
toplayıp sordu:
– Yürüyebilecek miyim?
– Yürüyeceksin aslanım.
Sonra o da, biz de görevimize döndük. Bu olayın üzerinden üç dört ay
geçmişti. Ciddi bir trafik kazası geçirdikten sonra gittiğim fizik
tedavide kaderimiz yine kesişti bacağından patlamamış fünye
çıkarttığım o çocukla. İkimizin de başında birer uzman, avazımız
çıktığı kadar bağırıyorduk. Ve o kendi acısından çok, benim için
endişeleniyordu:
– N’olur hocamı bağırtmayın, Allah’ınızı severseniz biraz yavaş olun. |