|
GÜNEYDOĞUDAN
ÖYKÜLER 2
Ümit Yayıncılık
ISBN : 975-7115-51-7
1. Basım : Ocak 1999
5. Basım : Eylül 2003
Kapak Tasarım : Özlem Ölçer
LOJMAN
Lojmanda oturmak ayrı bir yaşam tarzı. Herkesin kocasının aynı işi
yaptığı bir aileler topluluğu bu. Çalışmayan kadınlar için standart
bir hayat: Sabah aynı saatte, hatta aynı dakikada evinden çıkan
üniformalı kocalar, pencereden kocalarının servis araçlarına binişini
seyreden kadınlar, öğleye kadar ev işleri, öğleden sonra kadın
toplantıları... Bu toplantılar da çok ilginç olur aslında: Konu tabii
ki, askerlik... Tayin var mı, yok mu, eski lojmanlardaki anılar,
çekilen sıkıntılar, bolca da dedikodu.
Bunları anlatıyorum, ama sanıyorum ben pek uymadım bu hayata.
Uyamadım. Bu yüzden başıma da gelmedik kalmadı. Her şeye rağmen,
lojmanları tercih ettim ben. Hem biraz para biriktirebildik, hem de
hiç yalnız kalmadım. En sıkıntılı günlerimde, sorunlarımı, aynı dili
konuşan insanlara anlatma imkânını, o tek tip, gri boyalı, tüm
balkonları askeri disiplin içinde mavi branda örtülü evlerde
bulabildim.
Pek çok insan bilmez lojmanlardaki dostluğu. Çoğuna göre, "ekmek
elden, su gölden"dir. Lojman denilince, ucuz kiralardan,
kafeteryasında komik rakamlarla satılan bir bardak çaydan bahsedilir;
"Ayy gerçekten, sizin lojmanlarda coca cola şu kadara mı?" ya da
"Yakacak parası da vermiyorsunuz değil mi?" Aslında lojmanlardaki
hayat, bu kadarından çok daha fazlasını hak ediyor. Ben ilk lojman
maceramız sırasında çalışıyordum. Dolayısıyla lojman muhabbetlerine
pek ortak olamadım, ama daha sonra taşındığımız lojmanda evde kalmaya
karar verdim. Zaten çocuklar tüm vaktimi fazlasıyla alıyordu. Aydın'ın
birliği de, evimize beş yüz metre mesafedeydi. Yıllarca yapamadığımız
bir şeyi, öğle yemeklerini birlikte yiyebilme lüksünü kaçırmak
istemedik. Ama bu da topu topu bir yıl kadar sürdü ve iki yıllığına
Güneydoğu görevi çıktı. Yalnız kaldım. Selin'le Levent'i saymazsak
tabii.
Yalnızlığa alışıktım aslında. Batıdayken, haftada en az bir gece
nöbetçi olurdu Aydın. Tatbikatlar, denetlemeler, sabahlara kadar süren
mesailer... Ama bu farklıydı. Kocam Güneydoğu’daydı. Apartmanımızda
sadece benim ve Sevil'in kocası Güneydoğu’daydı. Sevil'ler karşı
dairede otururlardı. Kısa sürede çok iyi arkadaş olmuştuk. O iki yıl
da, bu arkadaşlığımızı perçinledi. Birbirimize çok destek olduk.
Komşular da gün boyunca bizi yalnız bırakmamak için evimize
doluşurlardı. Gündüz şen şakrak geçiverirdi de, akşamlar biraz zor
gelirdi. Komşular, hissettirmemek için birer bahane uydurup, teker
teker evlerinin yolunu tuttuklarında, Sevil'le birlikte servis
otobüsünden inenleri seyretmeye başlardık.
İlk yıl çok eğlenmiştik. Yapmadığımız delilik kalmadı Sevil'le.
Kimseye zararımız yoktu, ama kaç kez uyarı aldığımızı –daha doğrusu
kocalarımızın aldığını– hatırlamıyorum. Sevil ve ben elebaşıydık.
Askeri lojmanda kalıyorduk, ama kocalarımızın uyması gereken askeri
disipline pek uyduğumuz söylenemezdi. Diğer yüksek rütbeli subayların
eşlerinden de "azar" kokulu çok tavsiye aldık. En çok da kocalarımız
nöbetçiyken ya da bir köşede kendi aralarında toplanıp konuşurlarken,
bizim, kameriyede gitar çalan çocuklarla şarkı söylememize
bozulurlardı. Olan askerciklere olurdu. "Yengehanım, saat bir oldu,
komutanın kulağına giderse valla askerliğim bitmez" diye başlarlar,
ama biz her seferinde ikna ederdik. Bir keresinde, bir Hıdrellez günü
lojmanın tam ortasında, tüm çocuklarla birlikte kocaman bir ateş
yakmıştık ve ancak itfaiye söndürebilmişti.
Bir de nöbetçi askerin bizi durdurduğu gece vardı. Aman Allahım ne
korkmuştuk o gün? Aydın ve Sevil'in kocası, çocukları almış ve yatmaya
gitmişlerdi. Harika bir ağustos gecesiydi. Sevil'le konuşa konuşa
yürüyorduk. Bir ara fark etmedik, tel örgülerin yanına kadar gelmişiz.
Oradaki nöbetçi de acemiymiş. Çocuk bizi tanımadı. "Dur!" diye
haykırdı. Sevil'le ikimiz nasıl çığlık attıysak, asker de korkudan
bağırmaya başladı. Tüfeğini bize doğrultup şakır-şukur bir şeyler
yaptı. Ne kadar dil döktüysek de fayda etmedi. Telsizle nöbetçi
subayını çağırdı: "Komitanim. Burda iki kari vardir. Tellerden içeri
girmişler, ama ben yakalamişem." Bir yandan gülüyoruz, bir yandan da
ellerimiz havada korkudan titriyoruz. Askercik de bağırıyor: "Gülmeyin
la! Ne güliyseniz?" Beş dakika sonra diğer nöbetçiler ve komutanları
geldi. Biz, kahkahalarımız arasında çocuğun bir suçu olmadığını
anlatmaya çalışsak da, ilk tokada engel olamadık. O an içimin "cız"
ettiğini hatırlıyorum. Biz oradan uzaklaşırken, askercik hâlâ
komutanını ikna etmeye çalışıyordu:
– Komutanim, karilere parolayi sormişem ama onlar hep gülmişler.
Aslında askerlik ne kadar da ciddi bir meslek? Biz ise; yani Sevil ve
ben, bu ciddiyetten çok uzaklardaydık. Bu mesleğin komik taraflarına
bayılıyorduk. Tam anlamıyla birbirimizi tamamlıyorduk. Mesela,
çarşamba günleri lojmanda oturan askerlerin eş ve çocuklarının
havuzdan yararlanmaları için servis aracı tahsis edilmişti. Tam bir
kadınlar matinesiydi. Daha doğrusu sonradan öyle oldu. Askeri servis
araçlarında oturma sırası vardı. En yüksek rütbeli askerin eşi en öne
otururdu. Tabii ki bize de arka sıralar düşerdi. Sabah çoluk çocuk
otobüse binerken, Sevil en önde oturan Hatice Ablaya –en yüksek
rütbeli komutanımızın eşi– "Komutanım günaydın!" diye bağırır ve sert
bir selam çakardı. Tüm yolculuk boyunca da kahkahalar arasında bu
astlık-üstlük sohbeti sürerdi. İlk günler gayet sessiz sakin yapılan
bu kısa yolculuklar, sonraları bir eğlenceye dönmüştü. Şarkıların,
fıkraların ardı arkası gelmezdi.... Taşkınlık yaptığımızı kesinlikle
kabul etmiyorum. Ama onlar öyle düşünmediler ve havuz zevkinden de
mahrum kaldık.
Her şeye rağmen biz halimizden çok memnunduk. Çünkü kocalarımız
yanımızdaydı. Ama ikisi de, bir hafta arayla Güneydoğuya gittiler. O
iki yıl boyunca biraz durulduk. Kendim için hiçbir şey yapamadım. İlk
yıl deliler gibi kitap okurken, önce bunu bıraktım. Sevil de
çiçeklerini boş verdi. Sadece çocuklarımla ilgilendim. Bir de Sevil'le
oturduk. Öylece otururduk. Çocuklar uyuyunca da, koltuklarımızla
bütünleşerek pencerenin önünde sabahlardık. Kendi kendimize eziyet
ettiğimizin farkında olmamıza rağmen, buna engel olamazdık. İlk
zamanlar biraz gözyaşı döktük, ama sonraları buna da alıştık ve öylece
oturup saatlerce yıldızları seyretmekten garip bir de zevk almaya
başladık. Konuşacak konumuz bitmezdi bir türlü. Birbirimizin iç
dünyalarını deşmeye bayılırdık. Korkularımızı, tutkularımızı,
zaaflarımızı anlattık birbirimize. Yılbaşı gecelerini, bayramları hep
yalnız başımıza, Sevil'le ve çocuklarla geçirdik.
Ne iyi arkadaştı Sevil... Zavallı, iki yıl boyunca benim canavarların
kahrını o da çekti. Hastalıklarında başlarında hep o bekledi.
Özellikle Levent'le çok iyi anlaştılar. Levent, benden çok onunla
konuşurdu. Okuldaki beğendiği kızı Sevil'den öğrenirdim. Aydın'ın evde
olmayışının acısını benden çıkarıyordu sanırım. Selin bana daha kolay
açılırdı ama Levent'in üzerinde Sevil'in etkisi büyüktü.
Sevil'in kocasıyla Aydın aynı birlikte değildiler, ancak
Güneydoğu’daki karakolları yakındı. Birbirleriyle telsizle
konuşabiliyorlardı. Sevil'ler yeni evliydi. Bizim yaşadıklarımızın
başındaydılar daha. Bu yüzden, onu sakinleştirmek de bana düşmüştü.
Sürekli yalan söylerdim. Kocası operasyondayken, "Aydın aradı,
seninkiyle görüşmüş. Selam söylemiş" derdim. Aslında kimse aramamış
olurdu. O iki yıl boyunca Aydın'a da çok yalan söyledim. Evde ne olup
bittiğini hiçbir zaman bilmedi. Parasız kaldığımızı, Levent'in okulda
ölesiye dayak yediğini, Selin'in kırk bir derece ateşini duymadı hiç.
Kızcağız önce kocasının telefon etmemesine takmıştı. İkna edemiyordum.
"Nasıl olur, bir telefonları dahi olmadığına inanmıyorum. Bir şeyler
var" derdi. Günlerce dağ başında, battaniyelere sarılarak, pusuda
beklediklerini de söyleyemezdim. Bir keresinde, "Başka bir kadın var
herhalde" diye abartınca, her şeyi anlatmak zorunda kaldım. Pek işe
yaramadı, ama başka çarem yoktu. Bu uzun gecelerimizde, gizli gizli
beslediğimiz küçük köpeğimiz Can Can da bize eşlik ederdi. Lojmanlarda
hayvan beslemek yasaktı, ama Aydın bir gün Can Can'ı karşısına alıp
"Bak oğlum, eğer havlarsan, seni sokağa atmak zorunda kalacağım.
Sesini kesersen ölene kadar yanımdasın" dedi. Zavallı hayvan, o günden
sonra bir daha da havlamadı. Komşulardan da kimse bizi şikâyet etmedi.
Hayvancığın sesi soluğu çıkmazdı, ama onu en çok heyecanlandıran şey
telefonlar olurdu. Telefon çalmaya başlayınca inleyip dururdu. Bir
seferinde, Aydın'la telefonla konuşurken ahizeyi Can Can'a uzatmıştım.
Aydın "Nasılsın oğluuum?" diye seslenince, ahizeyi yalamaya başlamış,
o günden sonra her telefon çalışında Aydın'ın aradığını sanmaya
başlamıştı.
Sevil’lerin çocuğu yoktu. Bu yüzden çoğunlukla bizim evde olurduk.
Telefonun kablosunu bizim eve kadar uzatır, sonra pencerenin önündeki
yerimizi alırdık. Bağıra çağıra nöbete giden, şakalaşan, küfreden
askerleri seyrederdik. Lojmanın önünden geçen yolda, arabasıyla
delicesine sürat yapan sarhoşlara bakardık. Odanın tavanına vuran far
ışıklarının yavaş yavaş kayboluşlarını izlerdik.
İzinler ise ayrı bir sorun olurdu. Çocuklarıma babalarının ne izne
geleceği günü, ne de göreve gideceği günü söylemedim. Bu yüzden,
özellikle Levent'in, benden nefret ettiğini biliyordum. Çünkü, lojman
çocuklarının arasında bir gelenek vardı. Babası Güneydoğudan dönecek
olan çocuk, diğerlerinin arasında o haftanın ilgi odağı olurdu.
Babanın geleceği saatte, –gece yarısı bile olsa– tüm çocuklar
nizamiyenin kapısında beklemeye başlarlardı. Orada babaların
kahramanlıkları anlatılırdı.
– Olum, benim babam, bir keresinde sekiz teröristin ortasında kalmış.
– Benimkinin de mermisi bitmiş. Sonra sürüne sürüne ölü bi teröristin
üzerindeki mermileri almış. Ööle ateş etmiş.
– Kaç gün kalacakmış burda?
– Ne bileyim ben, bir hafta falan herhalde.
– Bişey getiriyo mu?
– Telefonda söyledi, komando bıçağı getiriyomuş.
Ben bu düzeni Levent için yıkıyordum. Çünkü, oğlumun da, birçoğu gibi
gece yarılarına kadar nizamiyede babasını bekleyip, iznin iptal
olduğunu öğrendikten sonra hayal kırıklığı içinde evine dönmesine razı
olamıyordum. Ben böyle şoklara alışıktım, ama onlar kaldıramıyorlardı.
Bu izin günlerinde ne Aydın bize alışabilirdi, ne de biz ona. Tam "her
şey yoluna girdi" derken, çekip giderdi. Hiç unutmuyorum bir gece
Selin, Aydın'ın elinden tutup yatak odasına götürmüştü: "Gel bakalım
seninle konuşacaklarım var." İkimiz de henüz beş yaşındaki bu küçük
kız çocuğunun sorularını dinlemeye başladık: "Sen böyle nerelere
gidiyorsun? Sen asker misin, yoksa komutan mı? Komutansan, emir ver
sen gitme, başkası gitsin. Yoksa sen bizi kandırıyor musun? Biz burada
hep yalnız kalıyoruz. Okuldaki tüm çocukların babaları var. Ama sen
niye yoksun?"
Aydın'ın gözlerinden süzülen birkaç damla yaşı göremedi Selin. Uyuyup
kaldı.
Çocuklar... Babaları işe gidince sokağa fırlayan arsız lojman
çocukları. Ellerinde oyuncak tabancaları, birbirine ateş eden asker
çocukları... Babadan uzak büyüdükleri için, onları dizginlemekte
zorlanan asker eşlerinin yaramaz çocukları... Bir akşam, bizim
lojmanların erkek çocukları evimizin önündeki parka doluşmuşlardı. On
yaşlarında üç-dört çocuk, Levent'in bisikletinin üzerine eğilmiş,
bağıra çağıra konuşuyorlardı. Bir yandan yemek yapıyor, bir yandan da
mutfak penceresinden onları izliyordum. Bir ara sessizlik oldu.
Levent, önce ana-avrat küfretti ve ardından beni hıçkırıklara boğdu:
"Ulan bir babamız da yok ki, şu bisikletimizi tamir etsin."
Elimdeki tabak düşüverdi. Pencereden dışarı baktım. O sırada servisten
inen ve bu isyanı duyan subaylardan biri üniformasıyla çocukların
arasına daldı ve yerdeki bisikleti onarmaya başladı. Mutfağın ortasına
çöküverdim. Saatlerce ağladım. Ve dışarıdan bana ulaşan konuşmaları
dinledim:
– Koçum niye öyle diyorsun? Senin baban görevde değil mi?
– İyi de amca, kaç ay oldu gelmedi ya. Bu bisikleti kim tamir edecek
şimdi?
– Ben yaparım aslanım. Ne oldu buna?
– Bırak amca ya. Babam gelince....
– Lan, yapsın işte. Bıraksana.
– Amca, benim babam da Şırnak'ta, benimkinin de selesi oynuyo,
yapabilir misin?
– Yaparım tabii.
– Amca sen nerde oturuyon?
– Senin de çocuğun var mı?
– Amca sen de Apo'cularla savaştın mı?
O subay, tam iki saat, hava iyice kararana dek, o çocukların her
sorduğu soruyu yanıtladı, her istediklerini yaptı. Aydın gittikten
sonra, ilk kez o gün, kızım teselli etti beni. Birlikte önce ağladık,
sonra sarmaş dolaş koltukta uyuyakaldık. Gece yarısı ikisini de
yataklarına yatırdığımda, Levent babasını sayıklıyordu. Genelde
babasızlıklarını hissettirmemeye çalıştım, ama bazen de beceremedim.
Bisiklet olayının ertesi günü de bunun ıstırabını yaşadım.
O cumartesi sabahı Selin kalkar kalkmaz yanıma geldi ve "Abim nerde?"
diye sordu. Doğru odasına koştum. Yoktu. Sürekli dağınık duran odasını
toplamış, yatağını yapmıştı. Ayaklarım titreye titreye mutfağa gittim.
Banyo, tuvalet, yatak odası... "Belki karşıdadır" diye Sevil'in
kapısını çaldım. Hiçbir yerde yoktu. Yarım saat içinde tüm lojmanları
ayağa kaldırdım. Tüm nöbetçi askerler, komşular, arkadaşlarım... Yer
yarılmış, içine girmişti. Dehşete düşmüştüm. Aydın'ın haberi olacak
diye de ödüm kopuyordu. Öğleye doğru sinir krizi gelince, hastaneye
kaldırdılar, sakinleştirici yaptılar. Ama bir saat içinde çıktım.
Tekrar aramaya başladım. Kömürlükler, depolar, komşuların evleri,
asansör boşlukları... Akşama doğru baygın halde yatarken eve bir
telefon geldi: "Aydın Yüzbaşının evi mi efendim? Levent diye bir
oğlunuz var mı?"
Sabah biz uyurken sessizce evden çıkmış. Yanına ordunun verdiği sağlık
fişini almış ve yakındaki havaalanına gitmiş. Nöbetçi askerlerin
hepsini "Benim babam helikopter pilotu, beni bekliyor" diyerek
kandırmış. İnanmayanlara da sağlık fişini göstermiş. Tüm nöbetçileri
atlattıktan sonra, piste gitmiş. Bir helikopterin içine girmiş ve
kalkmasını beklemeye başlamış. Orada uyuyup kalmış. Akşama doğru da
uçuş kulesine çıkıp "Benim babam Hakkâri'de. Dün gece beni yanına
çağırdı. Onun haberi var. Beni ilk helikopterle yanına
göndereceksiniz" demiş.
Bazen çocukları çok kıskandığımı hissediyorum. Ben kocamı özlediğimi
söyleyemem, ya da söylememeliyim. Onun hayatı için endişelendiğimi
kimseye belli etmemeliyim. Sürekli taş gibi dimdik durmalıyım ki,
etrafımdaki herkes benim yüzüme karşı ya da arkamdan: "Ne dirayetli
kadın, helal olsun!" demeli. Sonra, Aydın'ın komutanları beni takdir
etmeli ki, onun siciline kötü şeyler yazmasınlar. Aydın ise hiçbir
zaman iyi sicil, ya da puan peşinde olmadı. Onun tek derdi, tamamı
çekilen ve bir türlü yenilenemeyen ayak tırnaklarıydı. Yıllarca,
ayaklarına uygun bir postal bulamadık.
O iki yıl boyunca bu ve buna benzer yükleri taşıdım omuzlarımda,
Aydın'a hissettirmemeye çalışarak. Çoğu zaman başardım, ama bazen de
mümkün olmadı. 23 Nisandı. Tarihi çok iyi hatırlıyorum, çünkü Selin'in
okulda müsameresi vardı. Özene bezene elbiselerini hazırladık. "Saçımı
da yaptıralım" diye tutturunca, sabahın köründe doğruca lojman
kuaförünün yolunu tuttuk. Nasıl bir saç istediğimizi güzel güzel
anlattık. Asker abisiyle, sohbet ede ede başlayan ilk kuaför
tecrübemiz neredeyse bitmek üzeydi. Bir ara kapı açıldı, biri başını
içeri uzattı ve askeri yanına çağırdı. Biz öylece beklemeye başladık.
Asker geri döndüğünde yüzü kıpkırmızıydı: "Efendim, Hanımefendi
geldiler. Acelesi varmış. Saçını yaptıracakmış. Onu araya almak
zorundayız" dedi.
Sonra olan oldu. Kadının "Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diye
bağırışlarını duymadım bile. Hangi komutanın karısı olduğu umurumda
bile değildi. Beni ilgilendiren tek şey, hayatında ilk kez kuaföre
gelen kızımın güle oynaya saçının yapılmasıydı. Ama olmadı. Heyecanla
hazırlanılan bir 23 Nisan gününde, küçücük bir kızın hayalleri altüst
oldu. Aydın'ı da, ta Hakkâri'den bulup uyardılar: "Karına sahip ol"
dediler.
Her ne kadar dışarıdan bakıldığında, kapısında nöbetçileri ile bir
yarı açık cezaevini andırsa da, lojmanları sevdim ben. Ama eğer o gün,
o iki dakikayı yaşayacağımı daha önceden kestirebilseydim, lojmandan
hemen çıkardım.
Yine sabahlamıştık. Çocukları okula gönderdikten sonra mutfağı
topluyordum. Sevil duş aldıktan sonra tekrar gelecekti. Garip bir
huzur vardı içimde. Kendi kendime gülümsüyordum. Bir ara gayri
ihtiyari mutfağın penceresinden dışarı baktım. Lojmanın nizamiyesinde
bir askeri araç belirdi. Önce dikkate almadım, işime döndüm. Onlarca
araç girer çıkardı nizamiyeden. Ama sonra birden aracı izlemeye
başladım. Siyah bir renault ve hemen arkasından bir ambulans. Kapıdaki
nöbetçi askere bir şeyler söylediler. İki araç bizim binanın olduğu
yere doğru ilerlemeye başladı.
Dizlerimin titrediğini hissediyordum. Önüme döndüm, ellerimi yıkadım.
Kulağım dışarıda, araçların sesini takip ediyordum. "Allahım ne olur
kavşaktan dönsünler" diye dua ediyordum. Eğer o kavşaktan bizim
apartmana doğru sapmazlarsa, kötü haberi başka birinin eşine
vereceklerdi. Zangır zangır titriyordum. Dışarı bakamıyordum. Sesleri
iyi duyabilmek için raftaki radyoyu kapattım. "Hayır, bana
gelmiyorlar" diye de kendimi teselli etmeye çalışıyordum. Ama
araçların bizim binanın parkına doğru yöneldiklerini duydum.
Tekerleklerin betonda çıkardıkları sesler kulaklarımda çınlıyordu.
Kapılar açıldı. Bir koşuşturmaca oldu. Bilinçsizce kapıya kadar
sürüklendim. Bir şeyler olduğunu sezinleyen Can Can da kapının önünde
durmuş bana bakıyordu. Ellerimi yüzüme kapatıp sırtımı kapıya
yasladım. Konuşmalar binanın içinde yayılıyordu:
– Komutanım, asansör çalışmıyor galiba.
– Tamam yürüyerek çıkalım? Kaçıncı kat?
– 3. kat komutanım.
– Doktor nerde?
– Burdayım komutanım.
– Kaç numara?
– ....numara komutanım.
Tüm vücudum sıtma nöbetine girmiş gibi titriyordu. Kaç numaraya
geldiklerini söyleyen askeri duyamamıştım. Eminim binadaki herkes
durumun farkındaydı. Ufacık bir çıt duyulduğunda, merdivene çıkan
kadınlardan kimse yoktu ortalıkta. "Allahım ne olur bizim zili
çalmasınlar. İnşallah karşı kapıyı çalarlar." diye kendi kendime
fısıldıyordum. Sonra birden, benim kapım çalınırsa açmamaya karar
verdim. Açmayacaktım kapıyı. O haberi almayacaktım. Hiçbir zaman bana
o haberi bildiremeyeceklerdi.
Mokasen ayakkabıların, merdivenlerde bıraktığı seslere daha fazla
kulak kabarttım. Sesler gittikçe yaklaştı. İçlerinden birisi koşmaya
başladı. Ayak sesi bizim kapının önünde durdu. Kalbim hızlı hızlı
atıyordu. Elimi ağzıma kapatmış nefes almıyordum. Saklanıyordum. Can
Can sessiz sessiz inlemeye başlamıştı.
– Komutanım, numara yazmıyor kapılarda.
– Oğlum, niye öğrenmeden getirdiniz bizi? Hangisi?
– Komutanım, hemen soralım.
Komutanın "Dur, yapma!" demesine fırsat vermeden, içlerinden biri
karşı kapının ziline dokundu. Dokunmasıyla birlikte içeriden çığlıklar
yükselmeye başladı. Sevil de kapının arkasında, benim gibi bekliyordu.
Kapı açıldı ve içeri doluştular. İlk çığlıkla birlikte tüm apartman da
koridora çıktı. Koşuşturmaca sürerken, ben ne olduğunu anlamaya
çalışıyordum. Bağırışlar, çağırışlar... İtişip kakışmalar... Bense
kapının arkasında yere diz çökmüş, Allah’a şükrediyordum. Ellerimi,
titreye titreye ağzımdan çektim. Derin bir nefes aldım. İki yıl sonra
Can Can'ın sesini duydum. Yırtınırcasına havlıyordu. Yavaşça ayağa
kalktım, kapıdaki delikten karşıya baktım.
Aydın'a bir şey olmadığı için seviniyordum. Ama karşıda gördüğüm
manzara beni darmadağın etti. Büyük bir suçluluk duygusuyla irkildim.
Duygularımı bastıramıyordum bir türlü. Zaten gerek de kalmadı. Bir iki
dakika içinde hata yaptıklarını, yanlış eve geldiklerini anladılar.
Onca gürültünün içinde, her şeyi duymuştum. Ama bilincimi yitirmiştim.
Sonra... Sonra, benim kapımı defalarca çalmışlar. Can Can ortalığı
birbirine katmış. Kapıyı kırmışlar. Beni hastaneye kaldırmışlar.
Levent'le Selin'i de okuldan almışlar. Onlara da dayıları söylemiş.
Cenazeden sonra Sevil'le çok sık görüşemedik, eskisi gibi de olamadık.
Bunu beklemiyordum zaten. İkimiz de neler hissettiğimizi çok iyi
biliyorduk. Birbirimizden uzaktık, ama o beni, ben de onu anlıyordum.
"Lojmanda yaşamak iyi güzel de, keşke o iki yıl dışarıda kalsaydım"
diyorum bazen. Belki de çocuklarımı da alıp annemlere gitmeliydim.
Keşke onları dinleseydim. Eğer lojmanda olmasaydım, o iki dakikayı
yaşamayacaktım. Bencillik işte. Aydın'ım gitmiş, ben hâlâ "Niye o iki
dakikayı yaşadım?" diye hayıflanıyorum. |