kitaplar                                                        


GÜNEYDOĞUDAN ÖYKÜLER 1
Ümit Yayıncılık
ISBN : 975-94760-0-2
1. Basım : Ocak 1997
15. Basım : Eylül 2003
Kapak Tasarım : Orhan Peynirci/Özlem Ölçer




ANIT


Yeni geldiğimiz karakolun taze bir şehidi var. Bir ay kadar önce pusu mevziine çıkarken çapraz ateşle yığılıvermiş bir taşın üstüne. Belli ki, morali bozuk karakola biraz renk geldi bizimle. Sıkıntıları biraz olsun azaldı gibi. Ama kinlerini gözlerinden okuyabiliyorum. Bize karşı da biraz hayranlık, biraz da ümitle bakıyorlar. Belki öçlerini alırız diye. Ancak bilmiyorlar ki öç duygusu insanın o umut dolu gözlerini karartıverir. Duymaz, hissetmez olunur. Hayatın tüm değer yargıları alt üst olur.

Karakolun bu durumunu düzeltmek gerekiyor. Bir şey yapmalı. Şehit için bir anıt yapmayı teklif ediyorum bölük komutanına. Kabul ediyor. Bölük astsubayı ile birlikte işe koyuluyoruz. Planlarını çiziyoruz. Şehidin üzerine düşüp son nefesini verdiği taşı bulup bir güzel yıkıyoruz, temizliyoruz. Önce tamamını beyaza boyayıp üzerine kan rengi kırmızı boyayı, kan akar gibi yukarıdan aşağıya doğru akıtıyoruz. Yine beyaz boyayla kanın üstüne ay ve yıldızı yerleştiriyoruz. Öyle güzel oluyor ki, bu en yakın medeniyete saatlerce uzak dağ başındaki küçücük karakolda, bir sanat eseri doğduğunu düşünüyorum.

Anıtın yerini tespit ediyoruz. Karakolun hemen dışına, tepenin yamacına doğru temel hazırlıyoruz. Taştan iki metrelik bir kaidenin üzerine de bu taşı dikmeye karar veriyoruz. Sivil hayatında taş ustalığı yapmış askerlerimi topluyorum. Toplanan tüm taşları, tek tek düzeltiyorlar. Basit bir temel atma töreni yapıyoruz. Mustafa da anıtı yapanlar arasında. Elinde malası, bu kutsal taş yığınına şekil vermeye çalışıyor. Hiç konuşmuyor. Bu daha da ilgimi çekiyor. Zorluyorum. Duygu selinde boğulmamaları için konuşturmaya çalışıyorum. Ama diğerleri Mustafa'nın Dadaş olduğunu söylüyor. Ben de susuyorum. Sessiz sessiz taşları üst üste koymaya devam ediyoruz. Sonunda güzelim ay yıldızlı kayayı büyük bir özenle yerleştiriyoruz. İnce işlerini yapıyoruz. Bölük astsubayı ile bana, "Komutanım bırak, biz yaparız" diyor askerler, ama bırakmıyoruz. Harç fışkırmış yerleri, küçücük çakılarımızla saatlerce uğraşarak temizliyoruz. Sonra taşların aralarını beyaz boyayla incecik çiziyoruz.

Sonunda bitiriyoruz. Kimsenin görmesini istemiyoruz. Bayrakla üzerini örtüyoruz. Açılışa kadar kimse görmemeli. Çalışan çocukların ellerini sıkıyorum tek tek. Yanaklarından öpüyorum. Yaptıkları işin ne anlama geldiğini bilip bilmediklerini soruyorum. Hepsi bildiklerini söylüyorlar. Dadaş Mustafa yine susuyor. Mırıldanıyor...

Açılış günü yine küçük bir tören düzenliyor, bayrağı indiriyoruz. Sanki ilk kez görüyormuş gibi hayranlıkla bakıyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Şehit askerin komutanı gelip teşekkür ediyor. Birliğimle gurur duyuyorum, gittiğimiz her yere bir canlılık, bir heyecan getirdiğimizi düşünüyorum.

Ama bir daha anıt yapmıyorum. Yapalım diyemiyorum. Ne zaman bir şehitlik görsem, işte o zaman aklıma Mustafa geliyor. Dadaş Mustafa geliyor. Çünkü, anıtın açılışından birkaç gün sonra Dadaş'ımı şehit veriyorum. Dadaşım için anıt yapacak gücüm kalmıyor. İşte onu kaybettiğim gün canlılık ve heyecanımı kaybetmeye başladığımı hissediyorum. Ne yazıktır ki, bu anıt da herhalde, bunun gibi küçük birkaç anıttan biri olarak kalıyor.