Yer Eksi İki

Doğu AKTULGA


Kemal’in askeri DOĞU AKTULGA ve
Kemal’in öğretmeni NECİP HABLEMİTOĞLU’ na.

Necip HABLEMİTOĞLU
Yer Eksi İki

YER EKSİ İKİ
ISBN : 975-297-616-6
1. Basım : Nisan-2005
Kapak Tasarım : Utku LOMLU

YER EKSİ İKİ’DEN…

”…Ramazan belinden yukarısı yere paralel bir halde geriye doğru koşmaya başlamıştı ki… Bir… İki… Üç adım ve dördüncü… Tayfun, Ramazan kendi hizasına ulaştığında müthiş bir patlamayla sarsılıp geriye yuvarlanmıştı. Başını kaldırmaya çalışırken suratına bir şeylerin çarpıp karnına düştüğünü hissetti. Yüzü gözü toprak olmuştu. Gözlerini ovuştururken ellerinin kanla dolduğunu fark etti. Sağ gözünü zar zor açtı. Bulanık bir perdenin arkasından Ramazan’ı iki metre kadar yanında yerde gördü. Bir yandan da elleriyle kucağına düşen şeyi anlamaya çalışıyordu. Ramazan, yüz üstü yere uzanmıştı. Sağ elini sırtına doğru kavramış, bir yerleri kaşıyor gibiydi. Bir an için başını Tayfun’a doğru çevirdi. Tayfun, Ramazan’ın sol elini göremedi. Herhalde karnının altına sıkıştı, diye aklından geçirdi. Acıyla kısılan gözleri Tayfun’la buluşunca, dudakları kıpırdamaya başladı:
“Gomutanım valla bilmeden basıveedim… Seekan üsteğmenime söyleen de, bene gızmasın… Ooda mayın olduğunu bilmeyiveedim gomutanım.”
Tayfun bir şeyler söylemek istedi. Ama ağzından kelimeleri dökemedi. Başı dönüyor, çenesini de oynatamıyordu. Silahının emniyetini açmaya çalıştı. Parmakları emniyet mandalının etrafında dolaşıp duruyor ama bir türlü beceremiyordu. Yeni bir patlamayla tekrar ateşin geldiği yöne döndü. Bir türlü başını dik tutamıyordu. Ramazan ise sağ kolunu Tayfun’a doğru uzatmış, inlemeyle karışık konuşuyordu:
“Gomtanııım, açıktasın. Gidivee gari gomutanım…”
Vücudunun bir heykel gibi, yerinden oynamadığını fark etti. Kendisini zorluyor, hareket etmeye çalışıyordu. Üzerinde ağır bir yük varmış gibiydi. Hiç gücü kalmamıştı. Sadece Ramazan’a bakıyor, söylediklerini algılamaya çalışıyordu. Denizlili ‘Irmızan’ın dudakları belli belirsiz kıpırdıyordu:
“Eşhedü… Eşhedü…”
Başını biraz daha kaldırdı Tayfun. On saniye kadar öylece baktı. Sonra başını toprağa bırakıp seyretti. Bu sırada bir elin, palaskasının arka tarafından kendisini tuttuğunu ve geriye doğru çektiğini hissetti. Oturduğu yerde sürükleniyordu. Ramazan da artık hareket etmiyordu. Bilincini kaybetmek üzereydi ama etrafında tüm olup biteni görüyordu. Mermiler, roketler, el bombaları… Bağırışlar, çığlıklar… Birileri, “Ramazan mayına bastı!”, birileri de, “Tayfun Yüzbaşı yaralandı!” diye bağırıyordu. Aslında her şey o kadar netti ki… Yavaş yavaş kayadan uzaklaşıyordu. Kendisini çeken el aniden omzuna asıldı, sırt üstü yere yatırdı ve sürüklemeye böylece devam etti. Artık yerdekileri değil, göktekileri görüyordu.
“Komutanım, iyi misin?”
Rüzgârla şekillenen bulutları seyretti bir süre. Açık mavi gökyüzünde gülümseyen bir palyaço gördü, bir koyun, bir araba ve bir köpek. Puik’e benzemiyordu bu. Bir çoban köpeğiydi. Sol kolunu kaldırmayı denedi ama beceremedi. Göz kapakları yavaş yavaş kapanıyordu.
“Komutanım ses versene be?”
Sağ eliyle sol gözünün kirpiklerine yapışıp kalmış kanları temizledi, sonra üniformasına sildi. Ama bu sırada eline, kucağına düşen şey geldi. Önce oynatamadığı sol eli olduğunu zannetti. Parmaklardan birindeki yüzüğü fark edince, başını zorlukla kaldırıp sağ elindeki sol ele bakmaya karar verdi. Ben yüzüğümü sol elime takmam ki! diye düşünürken, bilek kısmından parçalanarak kopmuş bir eli tuttuğunu fark etti…”